HIRİSTİYANLAR BİR ASILSIZ İDDİAYI NEDEN ORTAYA ATMIŞ OLABİLİRLER

çleme inancı ortaya çıktığı yıllardan günümüze kadar, hemen her dönemde büyük tartışmalara neden olmuştur ve 18. yüzyıldan itibaren de bu tartışmalar çok daha geniş alanlara yayılmıştır. Bu yıllarda başlayan Kitab-ı Mukaddes araştırmaları, insanları, önce üçleme inancının neden İncil'de açıkça yer almadığını, sonra da hangi şartlar altında ortaya çıktığını sorgulamaya yöneltmiştir. Günümüzde de çeşitli ilahiyatçılar, bilim adamları, araştırmacılar, yazarlar ve bağımsız Hıristiyan akımları üçleme ve kefaret inancı başta olmak üzere birçok geleneksel Hıristiyan inancını reddetmektedirler. Bir sonraki bölümde örneklerini inceleyeceğimiz bu kişi ve akımların bir bölümü üçleme inancının karşısında yer alan Ariusçuların anlayışını korumaktadırlar. Düşüncelerini ise Kitab-ı Mukaddes ve ilk Hıristiyanlıktan kalma eserlerle ilgili araştırmalara dayandırmaktadırlar.

Hz. İsa'dan birkaç yüzyıl sonra, İznik ve Kadıköy Konsilleri'nde alınan kararların ardından, üçleme inancı Hıristiyanlığın temeli haline getirilmiş, bu büyük yanılgıya inanmamak ise imansızlık olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle de üçleme inancının Allah'a bir ve tek olarak iman ile çelişen bir öğreti olduğuna inanan, İncillerde üçlemenin yer almadığını savunan ya da bu konuda şüpheleri bulunan insanlar ya susturulmuş ya da baskı ile ikna edilmişlerdir. Theodore Zahn Articles of Apostolic Creed (Havari İnançlarının Maddeleri) isimli eserinde "MS 180-210 yılları arasında "Bir ve Tek olarak Allah'a iman" sözünün başına "Baba" kelimesinin eklendiğini" söyler. Zahn, bu durumun ilk başlarda birçok Kilise liderinin tepkisiyle karşılaştığını ve bu liderlerin "yapılan şeyin kutsal metinlerde olmayan inançlar türetmek olduğunu" söylediklerini belirtir.45 İncil araştırmalarıyla tanınan Duncan Heaster ise 1988 yılında üçleme konusunda yapılan bir tartışmada görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir:

Üçleme bize kavramanın imkansız olduğu bir Tanrı inancı sunmaktadır. Ve bu inanç Tanrı'nın açık ve anlaşılır sözleriyle tamamen çelişmektedir. Herhangi biriniz Allah'ın aynı zamanda "hem üç hem de bir" olduğu yönündeki iddiayı anlayabiliyor musunuz? Ya da "doğmadan önce de var olan bir oğul" inancını aklınız alıyor mu? Ben, üçleme inancının Allah'ın sözünde hiçbir şekilde yer almadığını söylüyorum. İncil'de "üçleme" ifadesi bir kez dahi geçmez. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, bu inanç Hıristiyanlığa 3. yüzyılda eklenmiştir... "Tanrı" kelimesi İncil'de 1300 kez geçer ve bu İncil pasajlarının hiçbirinde "Tanrı" ifadesi ile çoklu bir kişilik ya da üçleme kast edilmez, ima dahi edilmez. Ama Allah'ın bir olduğu ifade edilir... Üçleme savunucularının bahsettikleri inanç Eski Ahit metinlerinde de bilinmemektedir.46

Heaster'ın sözleri çok açıktır ve günümüzde onunla aynı görüşleri dile getiren daha pek çok araştırmacı bulunmaktadır. Örneğin John Hick, The Rainbow of Faiths (İnançların Gökkuşağı) adlı eserinde şu sonuçlara ulaşır: (Aşağıdaki alıntıda yer alan ifadelerden Allah'ı tenzih ederiz.)

1- Son yıllarda yapılan araştırmalara baktığımızda, Hz. İsa'nın "kendisinin Tanrı veya Kutsal üçlemenin ikinci şahsı olan Tanrı'nın oğlu" olduğunu öğretmediğini görürüz. O bu inancın tam aksine, sürekli olarak kendisinin bir "insanoğlu" olduğunu insanlara öğretmiştir.

2- Hıristiyan yetkililer ve teologlar, Hz. İsa'nın hem tam bir Tanrı hem de tam bir beşer olduğu şeklindeki geleneksel Hıristiyan inancını anlaşılabilir bir şekilde izah edememektedirler.

3- Enkarnasyon inancı Hıristiyanların diğer dinsel geleneklerle ve onların mensupları ile olan ilişkilerine tamir edilemez zararlar vermektedir. Çünkü bu inanç, Hıristiyanlığın diğer dinlerden üstün olduğunu ima etmektedir.47

Burada bir hususu daha vurgulamak gerekir. Bizim bu kitaptaki amacımız ne üçleme inancını ilk kez ortaya atan kişileri, ne de üçleme inancına sahip olan samimi Hıristiyanları yargılamak değil, üçleme inancı hakkındaki gerçekleri Kuran ayetleri doğrultusunda ortaya koymak ve bu inanışın ortaya atılmasındaki olası nedenleri belirtmektir. Unutmamak gerekir ki, gerçek Müslümanlar Allah'ın gönderdiği tüm elçilere ve kitaplara iman eder, Hıristiyanların inançlarına ve değerlerine saygı duyarlar. Allah'a gönülden iman eden, Allah'tan korkan, Allah'a içten sevgiyle bağlanan ve O'nun kutlu elçisi Hz. İsa'ya derin bir saygı besleyen tüm Hıristiyanlara karşı Müslümanlar da büyük bir muhabbet duyar, onlara dostluk ve hoşgörü ile yaklaşırlar.

Üçleme inanışının ortaya atılmasında da art niyetli ve menfaatperest kimseler olabileceği gibi, halis bir niyete sahip olup, zaman içinde farkında olmadan doğru yoldan uzaklaşan kimselerin olması mümkündür. İlk başlarda farklı şekillerde ifade edilen söz konusu inanç, zaman içinde çarpıtılmış olabilir. Üçleme benzeri iddiaları destekleyen ve kabul görmesinde rol oynayan kişi ve toplulukların da mutlaka birbirlerinden farklı düşünceleri olmuştur. Kimi Hz. İsa'nın üstün ahlakını daha da vurgulamak amacıyla, kimi mecazi ifadeleri yanlış yorumlayarak, kimi mevcut siyasi ve kültürel ortamdan etkilenerek, kimi de Hıristiyanlığın daha da büyük bir hızla yayılmasını sağlamak amacıyla bu gibi iddiaları kendilerince samimi niyetle desteklemiş olabilir. Bu nedenle üçleme iddiasını reddederken, ilk Hıristiyanların o dönemin tarihi, siyasi ve kültürel koşullarının etkisi altında kalarak ya da karşı karşıya oldukları zorluk ve baskılardan olumsuz yönde etkilenerek hataya düşmüş olabileceklerini de göz önünde bulundurmak gerekir. Bu bölümde üçleme iddiasının ortaya atılışında rol oynamış olabilecek muhtemel sebepler ortaya konacaktır. (Bu bölümde Hıristiyanların yanlış inanışlarını ifade etmek amacıyla kullanılacak olan her türlü batıl ifadeden Allah'ı tenzih ederiz. Mübarek peygamber Hz. İsa'nın da tüm bu yakıştırmalardan uzak olduğunu bir kez daha ifade etmek isteriz.)

İncil'de "Oğul" kelimesi üçlemeyi destekleme amacıyla kullanılmamıştır

Üçleme inancının özünde Hz. İsa'nın "Allah'ın oğlu" olduğu yönündeki yanlış inanç yatar. (Allah'ı tenzih ederiz.) Oysa Hıristiyanlığın ilk doğduğu yıllarda ve daha önceki dönemlerde "oğul" ifadesinin nasıl ve ne amaçla kullanıldığı incelendiğinde ortaya çok daha farklı bir durum çıkmaktadır.

Oğul kelimesi İncil'de Hz. İsa için 4 farklı şekilde kullanılmaktadır: Meryem oğlu, Davud oğlu, İnsanoğlu, Allah'ın oğlu.

"Meryem oğlu" ifadesi Hz. İsa'nın Hz. Meryem tarafından dünyaya getirildiğini, "Davud oğlu" ise Hz. İsa'nın İncil'e göre Hz. Davud'un soyundan geldiğini ifade etmektedir.

"İnsanoğlu" ifadesi hem Hz. İsa'nın kendisini nasıl tanıttığının hem de çevresindeki kişilerin ona nasıl bir bakış açısına sahip olduklarının anlaşılması açısından çok önemlidir. Çünkü bu ifade İncil metinlerinde Mesih ve Allah'ın oğlu ifadelerinden çok daha fazla kullanılmaktadır. "İnsanoğlu" Yahudi ilahiyatına özgün bir ifadedir ve Eski Ahit'te -özellikle de Mezmurlar'da- çok fazla kullanılmaktadır. Doğrudan insanları ifade eder ve çok alışılmış bir tabirdir. Örneğin Hezeikel Peygamber'den bahsedilirken 90 kez "İnsanoğlu" ifadesi kullanılmıştır ve o, insanlara ölümlü bir beşer olarak tanıtılmıştır.

Bu tabirin Aramicesi olan "bar nash(a)", Hz. İsa'nın döneminde de herkes için kullanılıyordu; ancak İncil'de kullanılan "insanoğlu" tabiri, Yahudi kutsal kitaplarındaki gibi, herkes için kullanılmamış, sadece Hz. İsa'ya işaret eden bir ünvan olarak birçok kez kullanılmıştır.48 İnsanoğlu ifadesi Matta, Markos ve Luka'da 69 kez, Yuhanna İncili'nde 13 defa zikredilmektedir. Sadece bir yerde tüm insanlığı ifade etmek için kullanılır. (İbranilere Mektup, 2/6-8). Bu tanım hem Hz. İsa için hem de Hz. İsa tarafından birçok kez ve "ben" anlamında kullanılmıştır. Bu İncil pasajlarından bazıları şu şekildedir:

Herkes Tanrı'nın büyük gücüne şaşıp kaldı... Herkes İsa'nın tüm yaptıkları karşısında hayret içindeyken, İsa öğrencilerine, "Siz şu sözlerime iyice kulak verin" dedi. "İnsanoğlu, insanların eline teslim edilecek." (Luka, 9/44)

... Yunus nasıl Ninova halkına bir belirti olduysa, İnsanoğlu da bu kuşak için öyle olacaktır. (Luka, 11/30)

.... Şimdi Kudüs'e gidiyoruz. Peygamberlerin İnsanoğlu'yla ilgili yazdıklarının tümü yerine gelecektir. O, diğer uluslara teslim edilecek..." (Luka, 18/31-32)

İnsanoğlu, belirlenmiş olan yoldan gidiyor. Ama onu ele veren adamın vay haline!" (Luka, 22/22)

İsa daha konuşurken bir kalabalık çıkageldi. Onikilerden biri, Yahuda adındaki kişi, kalabalığa öncülük ediyordu. İsa'yı öpmek üzere yaklaşınca İsa ona, "Yahuda" dedi, "İnsanoğlu'nu bir öpücükle mi ele veriyorsun?" (Luka, 22/47-48)

Yukarıda da belirttiğimiz gibi "insanoğlu" ifadesi ilk Hıristiyanlar tarafından "beşer" anlamında kullanılıyordu. Çünkü büyük bir bölümü Yahudi olan ilk Hıristiyanlar bu ifadeyi her zaman bu anlamda kullanmışlardı ve bu tanıma "beşer" dışında başka bir anlam yüklemiyorlardı. Eski Ahit'teki kullanımlar da bu görüşü desteklemekte, Hz. İsa'nın Allah'ın var ettiği, Allah'ın rahmetine muhtaç bir beşer olduğunu ortaya koymaktaydı.

İncil'de geçen "Allah'ın oğlu" ifadeleri ise üçleme inancını savunanların sözde dayanaklarından birini oluşturmaktadır. Ancak bu yorum, Hıristiyan dünyasında asırlardır büyük tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Çünkü Yahudi kültürünü yakından bilen, Hz. İsa'nın yaşadığı dönemde halkın kullandığı dilin özelliklerini inceleyen her araştırmacı bu kullanımın mecazi bir anlam taşıdığını ifade etmiştir. Yaygın görüş şudur: "Allah'ın oğlu" Yahudi toplumu içinde zaten yaygın olan ve toplumdaki önemli şahsiyetler için sıkça kullanılan mecazi bir ifade biçimiydi.

1977 yılında aralarında Anglikan teologların da bulunduğu 7 İncil uzmanı "The Myth of God Incarnate" ("Tanrı İnsan Şeklini Aldı" Efsanesi) isimli bir kitap yayınladılar. Bu kitap çok büyük bir etki meydana getirdi. Önsözde editör John Hick şunları yazıyordu:

Bu kitabın yazarları 20. yüzyılın bu son döneminde büyük bir dini gelişmenin gerçekleşmesi gerektiği konusunda hemfikirdirler. Bu ihtiyaç öncelikle Hıristiyanlığın kökenleriyle ilgili bilginin artışından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Hz. İsa'nın Allah tarafından özel bir görev ve kutsal bir amaçla gönderilmiş bir insan olduğunu kabul etmeye dayanmaktadır. Ve Hz. İsa'nın Allah'ın enkarnasyonu (insan şeklini alması) ve üçleme inancının ikinci kişisi olduğu yönündeki inancın, Hz. İsa'nın bizim için ifade ettiklerinin şiirsel ve mitolojik bir ifade şekli olduğunu kabul etmeye dayanır.49

John Hick'in kitabı boyunca çeşitli delillerle üzerinde durduğu gerçek "Tanrı'nın oğlu" ifadesinin tamamen Hz. İsa'nın ardından ortaya atılan bir inanç olması ve Hz. İsa'nın hiçbir şekilde böyle bir inanışı tebliğ etmemesidir.50

Hz. İsa, daha sonra yaşayan Hıristiyanların düşündükleri gibi, kendisi hakkında bir ilahlık iddiasında bulunmamıştır. Kendisini Tanrı, Tanrı oğlu ya da enkarnasyonu olarak görmüyordu... Hz. İsa'nın kendisini bu şekilde gördüğünü düşünmek kesinlikle mümkün değildir. Üstelik o bu yöndeki bir fikri inkar olarak görmüştür; ona ait olduğu söylenen şu söz bunu açıkça ortaya koyar: "Neden bana Tanrı diyorsunuz? Allah'tan başka Tanrı yoktur" (Markos, 10/18) Tabi ki Hz. İsa'nın ne söyleyip, ne söylemediği ile ilgili kesin olarak konuşmak mümkün değildir. Ancak eldeki deliller, tarihçilerin oybirliği ile Hz. İsa'nın böyle bir iddiada bulunmadığını kabul etmelerini sağlamıştır.51

Yahudiler arasında çok yoğun bir şekilde kullanılan "Allah'ın oğlu" ifadesi mecazi olarak "Allah'a ait" anlamına geliyordu. Buna göre, bir kişiye Allah'ın oğlu dendiğinde, o kişinin Allah'a yakın olduğu, Allah'a gönülden hizmet ettiği ve Allah'ın razı olacağı gibi bir yaşam sürdüğü ifade edilmek isteniyordu. Hiçbir şekilde o kişinin Allah'a benzer veya eşit vasıflara sahip olduğu ya da ilahlık taşıdığı kast edilmiyordu. (Allah'ı tenzih ederiz) Nitekim Yahudilikte de böyle bir inancın yeri yoktu.

Dolayısıyla ilk Hıristiyanların da bu tabirle, Hz. İsa'ya duydukları saygıyı ve onun Allah'a yakın kılınan mübarek bir kulu olduğuna dair keskin inançlarını ifade etmek istemiş olmaları mümkündür. Nitekim birçok Hıristiyan ilahiyatçı da "Hz. İsa için kullanılan "Allah'ın oğlu" ifadesinin, Hz. İsa'nın taraftarlarınca kendisini şereflendirmek ve yüceltmek için ona verdiğini söyleyerek, mecazi bir anlama sahip olduğunu" vurgulamaktadır.

Aslında "oğul" sıfatı İbranice'de yer alan özgün bir ifade şekliydi ve başka kavramlarla birlikte de kullanılıyordu. Bir insanın bir şeyin "oğlu" olarak anılması, onunla yakın bir ilişkisi olduğu anlamına geliyordu. The Catholic Encyclopedia, bu konuda şunları yazıyor:

"Oğul" kelimesi Samiler (Yahudiler ve Araplar) arasında, yakın bir bağlantıyı ya da özel bir ilişkiyi ifade etmek için kullanılırdı. Örneğin "kuvvetin oğlu" kahraman bir savaşçı demekti; "kötülüğün oğlu" kötü bir adam, "gururun oğlu" kibirli bir adam, "malın oğlu" çok zengin bir kişi, "fidyenin oğlu" bir rehine, "yıldırımın oğlu" çok hızlı uçan bir kuş, "ölümün oğlu" öleceği beklenen bir kişi, "yayın oğlu" ok, "Belilal'in oğlu" lanetli bir adam anlamına gelirdi. "Peygamberlerin oğlu" deyimi, o peygamberlere uyan öğrencileri ifade etmek için kullanılırdı. "Tanrı'nın oğlu" sıfatı ise, Eski Ahit'te, Allah'la yakın bir bağlantısı olan varlıklar için kullanılırdı. Melekler ya da sadece dindar insanlar "Tanrı'nın oğlu" olarak anılıyorlardı.52

19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden Doç. Dr. Mahmut Aydın, John Hick'in bu konudaki görüşlerini şu şekilde aktarır:

... Bu tarz bir söylem, Hz. İsa'nın geldiği dönemde zaten yaygın olarak var olan ve toplumdaki önemli şahsiyetler için sıkça kullanılan bir ifade biçimiydi. Dolayısıyla, Hz. İsa'nın havarileri de bu tabiri -yani "Allah oğlu" sıfatını- benimseyerek, onu kolayca kendi efendileri (liderleri), yani Hz. İsa için kullanmışlardır. Buna göre, Hz. İsa tıpkı Davut soyundan gelen krallar ve Yahudi toplumunda yaşayan dini ve ahlaki bakımdan son derece önemli şahsiyetler gibi Allah'ın oğlu olarak betimlenmiştir. Hick'e göre Yahudi düşüncesinde kendilerine "Allah oğlu" sıfatı verilen krallar ve önemli şahsiyetler hiçbir şekilde kelime anlamı olarak Allah'ın oğulları olarak anlaşılmamışlardır. Ancak onlar sahip oldukları özelliklerden dolayı sadece onurlandırma ve yüceltilmek için Allah'ın oğulları olarak görülerek onurlandırılmışlardır. Yani söz konusu bu sıfat Yahudi düşüncesinde hiçbir şekilde lafzi anlamda kullanılmamıştır. Yahudi tarihi boyunca "Allah oğlu" tabiri insanlar için kullanılmıştır. Örneğin Mesih, sülale krallarının Allah'ın oğlu olarak kabul edildiği Hz. Davud'un sülalesinden gelmesi gereken dünyevi bir kral olarak kabul ediliyordu... Hz. İsa'nın taraftarları da mevcut olan bu söylemleri çok kolay bir şekilde ona uygulamışlardır. Hz. İsa'nın ilahi özelliğe sahip bir varlık olarak görülmesi ilk olarak onun yaşadığı kültürün bir sonucudur. Buna göre Hz. İsa'nın geldiği dönemde bazı önemli özelliklere sahip kişiler, mecazi anlamda ilahi özelliğe sahip "Allah oğlu" olarak mütalaa edilmekteydi.53

Mahmut Aydın, John Hick'in bu konudaki görüşlerine detaylı olarak yer verdikten sonra "Allah'ın oğlu" ifadesinin kullanımı hakkında şu tespitlerde bulunur:

Ne Hz. İsa'nın bizzat kendisi ilahi tabiata sahip olduğunu ileri sürmüş ne de onun havarileri onun ilahiliğini ve tanrısallığını çağrıştıracak herhangi bir atıfta bulunmuşlardır. Aksine Hz. İsa'nın ilahlığı düşüncesi ilk Hıristiyan toplumu içinde ortaya çıkmış ve zamanla gelişip doktrinleşmiş ve dogma haline getirilmiştir. Çünkü, ilahi oğulluk ifadelerinin zamanla Yahudi bağlamından çıkıp Helenist Roma kültürü bağlamına girmesi sonucunda olmuştur.54

Yeni Ahit araştırmacılarından ve ilk Hıristiyanlığın kökenleri ile ilgili çeşitli kitapları bulunan P. M. Casey ise "Hz. İsa onun özel ve son derece dindar bir kişi olduğunu düşünenler tarafından Tanrı'nın oğlu olarak adlandırılmış olabilir" der.55 Casey'nin dikkat çektiği bir diğer konu ise Yahudi geleneğinde kişisel veya toplumsal olarak önemli kişi ve olayların, mitolojik ve mecazi tabirlerle ifade edildiğidir.56

Yahudi inanışlarında yer alan "Mesih" anlayışına göre bir kral olan Mesih, Hz. Davud'un soyundan gelecekti. Hz. Davud'un soyundan gelen krallar da "Krallık makamına atanmış olma anlamında Tanrı'nın oğulları olarak" kabul edilmekteydiler...57 Hz. İsa'ya "Mesih" olarak iman eden kişiler de bu inancın bir devamı olarak onu bu tabirle anmakta bir sakınca görmemiş olabilirler.


İşte Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız, umulur ki dönerler. (Araf Suresi, 174)

Prof. E. P. Sanders da The Historical Figure of Jesus (Hz. İsa'nın Tarihsel Portresi) isimli eserinde Allah'ın oğlu ifadesinin Yahudi toplumunda hiçbir zaman kelime anlamıyla kullanılmadığına dikkat çekmektedir. Sanders, Yahudiler arasında kullanılan "Allah'ın oğulları" ifadesinin erkek ve kadınları da içine alan manevi bir anlam ifade ettiğini söyler. Yahudiler için bu mecazi bir anlam ifade etmektedir ve Allah'a bağlılığı anlatmaktadır.58 E. P. Sanders ilk Hıristiyanlarda "Allah'ın oğlu" ifadesinin kullanımını şu şekilde yorumlamaktadır:

... İlk Hıristiyanlar, Hz. İsa için 'Allah'ın oğlu' kelimesini kullandılar, ancak onlar onun yarı Tanrı yarı insan olduğunu düşünmemişlerdi. Onlar 'Allah'ın oğlu' kelimesini yüksek bir görev olarak saymışlardı... Hz. İsa'nın ilk taraftarları onu 'Allah'ın oğlu' olarak çağırdıklarında daha soyut bir durumu ifade etmek istemiş olabilirler: çok önemli bir işi başarması için kendisini seçen Allah ile özel bir iletişiminin olması gibi. Yahudi olmayan Hıristiyanlar ise, bu dine ilk girdiklerinde Allah'ın oğlu ifadesini Büyük İskender ile ilgili olan hikayelerin ya da kendi mitolojilerinin ışığında anlamış olabilirler...59

Sanders'ın da ifade ettiği gibi, Hz. İsa'nın tebliğinin Yahudilerden Yahudi olmayanlara, yani putperest Romalılara intikal etmesiyle birlikte, mecazi olarak kullanılan bu tabirin anlamı değişmeye başlamış ve Hz. İsa'nın sözde ilahlığını ifade eden bir anlamda kullanılmaya başlanmıştır. Böylece ilk Hıristiyanlar tarafından Mesih olarak bilinen ve tamamen beşeri tabiata sahip bir şahsiyet olarak kabul edilen Hz. İsa, ilah olarak anılmıştır. (Allah'ı tenzih ederiz.) William C. Varner, bir makalesinde bu terimin Hıristiyanlar tarafından nasıl algılandığını inceler:

İncil'de Hz. İsa'ya inanan herkesin de "Allah'ın oğlu" olarak tanıtıldığı inkar edilemez bir gerçektir. (Yuhanna, 1/12) O halde benim Allah'ın oğlu oluşumla Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu oluşu arasında nasıl bir fark vardır? Allah'ın oğlu ifadesi gerçekten Hz. İsa'nın ilahlığının bir ifadesi mi, yoksa Hıristiyanlar İncil'in kast ettiğinden daha fazlasını mı okuyorlar? Bu soruyu cevaplayabilmek için Hıristiyanlık mesajını ilk dinleyen ve ilk okuyanların bu ifadeyi nasıl anladıklarını incelemek gerekir. Peki bu kişiler kimdi? Bu kişiler genel anlamda alırsak Yahudiler ve Yahudi olmayanlardı. Bu iki grup da "Allah'ın oğlu" terimini 1. yüzyılın dilbilimi ve kültürel ortamında her zaman kullanıyorlardı.60

Üçlemeyi savunanlar, İncil'de geçen "oğul" kavramını onurlandırma ve saygı sunma ifadesi olarak yorumlamayı kabul etmezler. Oysa İncil'in birçok yerinde, söz konusu kavram, açıkça bu anlamda kullanılmıştır. Örneğin "Tanrı'nın oğulları" ifadesi Allah'a iman eden ve Hz. İsa'nın yolundan giden tüm samimi iman sahipleri için kulllanılmaktadır:

"Fakat ben size derim: Düşmanlarınızı sevin ve size eza edenler için dua edin ki, siz göklerde olan Rabbinizin oğulları olasınız; zira o, güneşini kötülerin ve iyilerin üzerine doğdurur; ve salih olanlar ile olmayanların üzerine yağmurunu yağdırır. Çünkü eğer sizi sevenleri severseniz, ne karşılığınız olur? (Romalıların) Vergi mültezimleri de öyle yapmıyorlar mı? Ve yalnız kardeşlerinizi selamlarsanız, fazla ne yapmış olursunuz? Putperestler de öyle yapmıyorlar mı? Bundan dolayı, semavî Rabbiniz kâmil olduğu gibi siz de kâmil olun." (Matta, 5/44-48)

Allah'ın Ruhuyla yönetilenlerin hepsi Allah'ın oğullarıdır. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 8/ 14)

Gücü herşeye yeten Rab diyor ki, "Size Allah olacağım, siz de oğullarım ve kızlarım olacaksınız." (Pavlus'un Korintlilere İkinci Mektubu, 6/18)

Karşıtlığınız büyük olacak ve sizlere Yüce olanın oğulları denecek. Çünkü o iyilik bilmezlere ve kötülere karşı da iyi yüreklidir. (Luka, 6/35)

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi "Allah'ın oğulları" ifadesi İncil pasajlarında birçok kez kullanılmaktadır. Bu anlam ise Yahudi kültüründeki kullanım ile aynıdır: Allah'ı dost edinmiş, Allah'a yakınlaşmak için çaba sarf eden, Allah'ın kanunlarına göre yaşayan insanlar... Nitekim Luka İncili'nde Hz. Adem'den de "Allah oğluydu" (Luka, 3/38) şeklinde bahsedilmektedir. İncil'de olduğu gibi Eski Ahit'te de "Allah'ın oğlu" ifadesi birçok kez kullanılmaktadır. Örneğin Eski Ahit'te İsrail milleti için "oğul" tabiri kullanılır:

İsrail, çocukken onu sevdim, ve oğlumu Mısır'dan çağırdım. (Hoşea, 11/1)

Bir diğer Tevrat alıntısında aynı ifade, melekleri tarif etmek için kullanılmıştır:

Ve Allah oğulları Rabbin önünde kendilerini takdim etmeye geldikleri gün vaki oldu ki, onların arasında şeytan da geldi. (Eyüb, 1/6)

Çıkış bölümünün 6. babının başlangıcında "Allah oğulları" ifadesiyle yeryüzünde çoğalan insanlar tarif edilmektedir. Bu yöndeki diğer pasajlar şu şekildedir: (Alıntılardaki ifadelerden Allah'ı tenzih ederiz.)

Ve Firavun'a diyeceksin: Rab şöyle diyor: İsrail, oğlum, ilkimdir. (Çıkış, 4/22)

Ağlayışla gelecekler; yalvardıkça onlara yol göstereceğim; onları sulu vadiler yanında, sürçmeyecekleri doğru yolda yürüteceğim; çünkü Ben İsrail'e Rabbim, Efraim de ilk oğlumdur. (Yeremya, 31/9)

Fermanı ilân edeceğim; Rab bana (Davud) dedi: Sen Benim oğlumsun; Ben seni bugün tevlit ettim. (Mezmurlar, 2/7)

Tevrat'ta Hz. Süleyman için de "Allah'ın oğlu" ifadesi kullanılmaktadır. İlgili bölüm şu şekildedir:

Ve vaki olacak ki, günlerin dolup atalarınla beraber olmak üzere gittiğin zaman, senden sonra oğullarından olacak zürriyetini durduracağım, ve onun kırallığını pekiştirecegim. O Bana ev yapacak, ve onun tahtını ebediyen pekiştireceğim. Ben ona Rab olacağım, ve o Bana oğul olacak; ve senden önce olandan inayetimi geri aldığım gibi ondan geri almayacağım; ve onu Kendi evimde ve Kendi kırallığımda daima durduracağım; ve onun tahtı ebediyen pekişecektir. (1. Tarihler, 17/11-14)

"Allah'ın oğlu" sıfatıyla anılan bu mübarek kişi Hz. Davud'un oğullarından biri olan Hz. Süleyman'dır.

(Ve Davud oğlu Süleyman'a dedi:) ...İşte, sana bir oğul doğacak, o barış adamı olacak; ve ona çepçevre bütün düşmanlarından rahat vereceğim; çünkü onun adı Süleyman olacak, ve onun günlerinde İsrail'e selâmet ve sükûn vereceğim. Benim ismime ev yapacak olan odur; ve o Bana oğul olacak, ve Ben ona Rab olacağım; ve İsrail üzerinde krallığın tahtını ebediyen pekiştireceğim. Şimdi, oğlum, Rab seninle beraber olsun; ve işin iyi gitsin, ve Allah'ın Rabbin evini, senin hakkında söylediği gibi, yap. (1. Tarihler, 22/9-11)

Yine aynı bölümde şu şekilde devam edilmektedir:

Bütün oğullarımdan (çünkü Rab bana çok oğul verdi), Rabbin İsrail üzerinde krallığı tahtına oturmak için oğlum Süleyman'ı seçti. Ve bana dedi: Oğlun Süleyman, evimi ve avlularımı o yapacak; çünkü onu Kendime oğul seçtim, ve Ben ona Rab olacağım. Ve eğer bugün olduğu gibi, emirlerimi ve hükümlerimi yapmak için sebatlı olursa, onun kırallığını ebediyen pekiştireceğim. (1. Tarihler, 28/5-7)

Yukarıdaki tüm açıklamalar Yahudi geleneklerinde "Allah'ın oğlu" ifadesinin "Allah'ı dost edinen, samimi ve takva sahibi" kullar için söylendiğini tüm açıklığıyla göstermektedir. Dolayısıyla bu ifadenin Hz. İsa için kullanılış amacı da aynıdır. Bu ifade, aynı Hz. Süleyman ve Hz. Adem ile ilgili açıklamalarda da olduğu gibi, Yahudi geleneklerinden kaynaklanan mecazi bir anlatımdır. Bu terim Yahudi kültürüyle yetişen, Tevrat'ı bilen ve Hz. İsa'ya tabi olana kadar Yahudiliğin gereklerini uygulayan ilk Hıristiyanlar tarafından da saygı, takva ve Allah'a yakınlığı ifade etmek için seçilmiştir.

"Allah'ın oğlu" ifadesinin üçleme inancına bir dayanak oluşturamayacağını gösteren bir diğer delil ise İncil'de Allah'ın isminin kullanımıyla ilgilidir. Anthony Buzzard, İncil'de Allah'ın isminin ne şekilde kullanıldığını "Who is Jesus? Do the creeds tell us the truth about him?" (Hz. İsa Kimdir? İtikatler bize onunla ilgili gerçeği söylüyorlar mı?) başlıklı makalesinde şu sözlerle tarif eder:

Tanrı kelimesi Kitab-ı Mukaddes'te binlerce defa tekil isimdeki şahıs zamirleriyle ifade edilmektedir: Ben, Bana, Beni, Sen, Sana, Seni, O, Ona, Onu... Biri bu zamirlerin 11.000 defa geçtiğini hesaplamıştır. Tüm dillerdeki bu zamirler 3 kişiyi değil, tek şahısları ifade etmektedir. Allah'ın üç değil, bir varlık olduğunu bize anlatan binlerce ayet bulunmaktadır. Yeni Ahit'teki Allah isminin "Allah'ın üç kişide bulunduğu" anlamına geldiğini ispatlayabilecek hiçbir yer yoktur. Bu yüzden Kitab-ı Mukaddes'teki Allah ismi hiçbir zaman üçleme prensibindeki Allah anlamına gelmemektedir.61

Bu bölüm boyunca vurguladığımız gibi "oğul" ifadesi Yahudi kültüründe çok yaygın olarak kullanılan ve ilahlık anlamı taşımayan bir ifadedir. Dolayısıyla bu ifadeyi Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu düşünerek kullananlar, bu kutlu peygamberin Allah'a eşit güçlere sahip olduğunu iddia edenler (Allah'ı tenzih ederiz), Yahudi inanışlarına göre büyük bir hata işlemektedirler. İslam dininde de bu ifadeyi Hz. İsa'ya ilahlık atfederek kullananlar Kuran ayetlerinde birçok kez uyarılmaktadırlar. Bu yaptıkları Allah Katı'nda çok büyük bir günahtır. Rabbimiz Maide Suresi'nde şu şekilde bildirilmektedir:

Andolsun, "Şüphesiz, Allah Meryem oğlu Mesih'tir." diyenler küfre düşmüştür. De ki: "O, eğer Meryem oğlu Mesih'i, onun annesini ve yeryüzündekilerin tümünü helak (yok) etmek isterse, Allah'tan (bunu önlemeye) kim bir şeye malik olabilir? Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır; dilediğini yaratır. Allah herşeye güç yetirendir. (Maide Suresi, 17)

İncil'de "Baba" kelimesinin kullanılması

İncil'de sıkça yer alan ve üçleme inancını savunan Hıristiyan ilahiyatçılar tarafından önemli bir delil olarak kabul edilen ifadelerden biri de "baba" kelimesidir. (Hıristiyanların yanlış inanışlarını yansıtmak amacıyla bu bölümde kullanılan her türlü ifadeden Allah'ı tenzih ederiz.) Oysa bu tabir de yine "oğul" ifadesi gibi mecazi bir anlam taşımaktadır. Üstelik İncil'de bu kelimenin sadece Hz. İsa tarafından değil, iman sahibi, Allah'tan korkan, Allah'a dua edip yardım dileyen tüm insanlar tarafından da kullanıldığı görülmektedir. "Baba" ifadesiyle Allah'ın bu insanların tek sahibi, tek dostu ve velisi olduğu ifade edilmektedir ve üçleme inancını destekleyen bir anlam yoktur.


İşte böyle; hiç şüphesiz, inkar edenler batıl olana uymuşlar; ve hiç şüphesiz, iman edenler Rablerinden olan hakka uymuşlardır. İşte Allah, insanlara kendi örneklerini böyle vererek gösteriyor. (Muhammed Suresi, 3)

Bu kullanımlardan bazıları şu şekildedir: (Aşağıdaki ifadelerin tümünden Allah'ı tenzih ederiz)

... Baba benden üstündür. (Yuhanna, 14/28)

Siz göklerde olan Babanızın oğulları olasınız. Zira O, güneşini kötülerin ve iyilerin üzerine doğdurur ve salih olanlar ile olmayanların üzerine yağmur yağdırır. (Matta, 5/45)

... Kardeşlerime git ve onlara söyle, benim Babamın ve sizin Babanızın, benim Tanrım'ın ve sizin Tanrınız'ın yanına çıkıyorum." (Yuhanna, 20/17)

O vakit doğru kişiler Babalarının hükümranlığında güneş gibi parlayacaklar... (Matta, 13/43)

Ama sen dua ederken "iç odana çekil, kapını örtüp" gizlide olan Babana dua et. Gizlilikte gören Baban da sana yaraşanı verecektir. (Matta, 6/6)

Babanız size gerekli olanı, siz daha O'ndan dilemeden önce bilir. (Matta, 6/8)

... Göksel Babanız bütün bunlara gereksinmeniz olduğunu bilir. Siz herşeyden önce Tanrı'nın hükümranlığını ve doğruluğunu arayın, bunların tümü size sağlanacaktır. (Matta, 6/32-33)

"Sizin ışığınız insanların önünde böyle parlasın da, sizin iyi işlerinizi görsünler, ve göklerde olan Babanıza hamd etsinler." (Matta, 5/16)

"Sakının, insanlara salâhınızı onların önünde gösteriş için yapmayın; yoksa göklerde olan Babanızın önünde karşılığınız olmaz." (Matta, 6/1)

Şimdi siz şöyle dua edin: Ey göklerde olan Babamız, İsmin mukaddes olsun." (Matta, 6/9)

"Çünkü insanlara suçlarını bağışlarsanız, semavî Babanız da size bağışlar." (Matta, 6/14)

"Babanız nasıl merhametli ise, siz de merhametli olun." (Luka, 6/36.)

İncil'den alınan yukarıdaki pasajlar dikkatle incelendiğinde, Allah'ın Zatı'nı zikretmek amacıyla kullanılan "Baba" kelimesinin bir saygı anlamı taşıdığı, bunu kullanan insana insan-üstü bir konum vermediği ve tüm insanlar için geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Bu ifade ile sadece Hz. İsa ile Allah arasındaki özel bir bağ ifade edilmemiş, Allah'a teslim olup, Allah'ın razı olacağı şekilde yaşayan tüm insanlara hitap edilmiştir. Nitekim bugün de Hıristiyanlar dualarına pek çok kez "Baba" diye başlarlar. Hz. İsa'nın İncil'de geçen benzer şekildeki dualarının da farklı bir şekilde yorumlanmaması gerekir. Ancak tekrar vurgulamak gerekir ki, bu açıklamalar, Hz. İsa'ya ilahlık atfetmek amacıyla "Baba" ifadesini kullanan kişilerin hatasını ortadan kaldırmamaktadır. Bu yaptıkları Allah Katı'nda çok büyük bir hatadır ve Kuran ayetlerinde bu kişilerin durumu şu şekilde haber verilmektedir:

Andolsun, "Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih'in dediği (şudur:) "Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Çünkü O, Kendisi'ne ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur." (Maide Suresi, 72)


Şu halde bil; gerçekten, Allah’tan başka İlah yoktur…(Muhammed Suresi, 19)

O Allah ki, O'ndan başka İlah yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir... (Haşr Suresi, 22)

Kitab-ı Mukaddes'te yer alan çeşitli açıklamalarda Rabbimiz'in sonsuz güç ve kudreti, tüm eksik ve kusurlardan münezzeh olduğu tüm açıklığıyla vurgulanmaktadır. John Hick bu konuyu bir röportajında şu şekilde ifade eder:

Klasik Hıristiyan teolojisi, Hz. İsa'nın vefatından uzun bir süre sonra geliştirildi. Çağdaş tarihsel kritikçi Yeni Ahit çalışmaları, bizi, elimizde bulunan Yeni Ahit metinlerinde Hz. İsa'ya atfedilen sözlerin hangilerini Hz. İsa'nın gerçekten söylemiş olabileceği konusunda aydınlatmaya çalışıyor... (İncillerde geçen) 'Baba' ifadesinin literal (kelime manasıyla) olarak algılanması imkânsız. Aynı şekilde, Hz. İsa'nın 'Tanrı'nın oğlu' oluşu ifadesini de literal olarak algılayamayız. Eski Ahit'te "Tanrı'nın oğlu" ifadesi çokça geçmektedir. Örneğin, Adem, Tanrı'nın oğludur; melekler Tanrı'nın oğullarıdır; İsrail kralları Tanrı'nın oğullarıdır ve nihayet İsrail milleti bir bütün olarak Tanrı'nın oğullarıdır. Açıkça, bu ifadelerdeki 'Baba' ve 'oğul' kavramları, lafzi bir ilişkiselliği ifade etmemekte; sadece, Tanrı-insan ilişkisinin metaforik bir ifadesini sembolize etmektedir. Hemen ekleyeyim, bu ifadeleri lafzen anlamaya çalışmak, Yahudilik'te büyük günah olarak nitelendirilir. Hz. İsa döneminde bu tür metaforik ifadeler zaten mevcuttu. Herhangi bir Tanrı'ya adanmış herhangi bir insanın metaforik olarak "Tanrı'nın oğlu" olarak ifade edilmesi, o zamanki genel dinsel imgelemin bir parçası olarak algılanabilir. Kısaca, 'oğul' ifadesi, Tanrı'ya yakınlığın sembolik bir ifadesi olmuş oluyor. Anladığım kadarıyla, Müslümanları rahatsız eden, bu ifadenin lafzi olarak algılanmasıdır. Aynı şekilde, bir Hıristiyan olarak benim de bu şekildeki lafzi bir algıdan rahatsızlık duyacağımı belirtmeliyim.62

İncil'de mecazi anlamlarıyla anlaşılması gereken daha birçok açıklama vardır. "Allah'ın çocukları" ifadesi de bunlardan biridir: (Aşağıdaki alıntılarda yer alan tüm ifadelerden Allah'ı tenzih ederiz.)

... Dirilişin çocukları olarak Tanrı'nın çocuklarıdırlar. (Luka, 20/36)

Ancak, kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrı'nın çocukları olma hakkını verdi. (Yuhanna, 1/12)

Bunu kendiliğinden söylemiyordu. O yılın başkâhini olarak İsa'nın, ulusun uğruna, ve yalnız ulusun uğruna değil, Tanrı'nın dağılmış çocuklarını toplayıp birleştirmek için de öleceğine ilişkin peygamberlikte bulunuyordu. (Yuhanna, 11/51-52)

Ruh'un kendisi, bizim ruhumuzla birlikte, Tanrı'nın çocukları olduğumuza tanıklık eder. Eğer Tanrı'nın çocuklarıysak, aynı zamanda mirasçıyız. Mesih'le birlikte yüceltilmek üzere Mesih'le birlikte acı çekiyorsak, Tanrı'nın mirasçılarıyız, Mesih'le ortak mirasçılarız. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 8/16-17)

Yaradılış, Tanrı çocuklarının ortaya çıkmasını büyük özlemle bekliyor. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 8/19)

Herşeyi söylenmeden ve çekişmeden yapın ki, yaşam sözüne sımsıkı sarılarak aralarında evrendeki yıldızlar gibi parladığınız bu eğri ve sapık kuşağın ortasında kusursuz ve saf, Tanrı'nın lekesiz çocukları olasınız... (Pavlus'un Filipelilere Mektubu, 2/14-16)

Bakın, Rab bizi o kadar çok seviyor ki, bize 'Tanrı'nın çocukları' deniyor! Gerçekten de öyleyiz. Dünya Rab'bi tanımadığı için bizi de tanımıyor. Sevgili kardeşlerim, daha şimdiden Tanrı'nın çocuklarıyız, ama ne olacağımız henüz bize gösterilmedi... (Yuhanna'nın Birinci Mektubu, 3/1-2)

Doğru olanı yapmayan ve kardeşini sevmeyen, Tanrı'dan değildir. İşte Tanrı'nın çocukları ile İblis'in çocukları böyle ayırt edilir. (Yuhanna'nın Birinci Mektubu, 3/10)

Tanrı'yı sevip buyruklarını yerine getirmekle, Tanrı'nın çocuklarını sevdiğimizi anlarız. (Yuhanna'nın Birinci Mektubu, 5/2)

Ne baba ifadesiyle ne de çocuk ifadesiyle insanlara bir ilahlık atfedilmediği açıktır. (Allah'ı tenzih ederiz) Allah'a itaatli, Allah'a sadık, Allah'ı dost edinmiş ve sadece Allah'ı razı etmek için yaşayan insanlar İncil açıklamalarında "Allah'ın çocukları" olarak ifade edilmiştir. Yahudi kültüründen kaynaklanan bu kullanımın bir sonucu olarak da saygı ve sevginin belirtisi olarak insanlar Allah'a "Baba" diyerek yakarmışlardır. Bu mecazi terimler, Yahudi dininin temeli olan "Dinle ey İsrail, Rab bizim Allah'ımızdır ve Rab tektir" (Tesniye, 6/4) hükmünün getirdiği tevhid inancı içinde anlaşılmıştır.

"Allah tüm insanların sahibidir" anlamında kullanmış olabilirler

Hz. İsa'nın havarileri ve ilk Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın eğitiminden geçmiş, derin iman sahibi, çok üstün ahlaklı ve Hz. İsa'nın Allah yolunda yardımcılarıydılar. Bu nedenle de başlarına gelen her olayı, Hz. İsa'nın tebliğini, derin imanlarıyla yorumluyorlardı. Onlar Allah'ın sonsuz güç ve kudret sahibi olduğunu, tüm kainatın tek sahibi olduğunu, Allah dilemedikçe hiçbir şeyin var olamayacağını, hiç kimsenin hiçbirşeye güç yetiremeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle de sahip oldukları derin iman neticesinde, Hz. İsa için "Allah'ın oğlu" ifadesini kullanırken aynı şekilde düşünmüş olabilirler. Tüm babaları, tüm anneleri ve tüm oğulları Rabbimiz'in yarattığını ve hepsinin tek sahibinin Allah olduğunu belirtmek istemiş olabilirler. Hiç unutmamak gerekir ki, anne ve baba bir çocuğun var edilmesi için Allah'ın vesile kıldığı sebeplerdir. Gerçekte ise kainattaki tüm varlıkları var eden alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Bu anlamda tüm anneler, tüm babalar, tüm oğullar Allah'a aittir. Çevremizde gördüğümüz tüm canlı ve cansız varlıklar Allah'a aittir. Şu an üzerinde oturduğunuz koltuk, içinde bulunduğunuz bina, şehirler, ülkeler, milletler Allah'a aittir. Bir ırmak varsa, o Allah'ın ırmağıdır. Allah'ın denizi, Allah'ın camisi, Allah'ın kilisesi, Allah'ın çeşmesidir. Dolayısıyla tüm oğullar da Allah'a aittir. Rabbimiz'in bir insan var etmek için bir anneye, bir babaya, ya da diğer başka bir sebebe ihtiyacı yoktur. O'nun bir "Ol" demesi yeterlidir. Tüm fiziksel, biyolojik, kimyasal kanunları yaratan Rabbimiz'dir. Dolayısıyla bir insanın var olması için, "olması gerekli olduğu düşünülen" tüm kanunları ve sebepleri de Rabbimiz yaratmıştır. Hz. Meryem'i de, kainatta gelmiş geçmiş tüm anneleri de, tüm annelerin doğum sistemlerini yaratan da sonsuz güç ve kudret sabihi olan Allah'tır. Her doğum olayını meydana getiren Allah'tır. Anneyi yaratan, babayı yaratan Allah'tır. Rabbimiz her türlü kusur, eksiklik ve ihtiyaçtan münezzehtir. Ayetlerde şu şekilde bildirilmektedir:

O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz. O, sizi yeryüzünde yaratıp-türetendir ve hepiniz yalnızca O'na (döndürülüp) toplanacaksınız. O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O'nun (kanunu)dur. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız? (Müminun Suresi, 78-80)

O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır). Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: "Ol" der, o da hemen oluverir. (Mümin Suresi, 67-68)

Doğrusu, güldüren ve ağlatan O'dur. Doğrusu, öldüren ve dirilten O'dur. Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O'dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü zaman. Gerçek şu ki, diğer diriltme (yeniden neş'et) de O'na aittir. (Necm Suresi, 43-47)

Şuara Suresi'nde ise Hz. İbrahim'in şu şekilde dua ettiği bildirilmektedir:

"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur; Bana yediren ve içiren O'dur; Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur; Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur, Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur." (Şuara Suresi, 78-82)


Şüphesiz Rabbin, onlardan tümüne yapıp ettiklerini(n karşılığını) onlara tastamam ödeyecektir. Çünkü O, yapıp-ettiklerinden haberdar olandır. (Hud Suresi, 111)

Eğer yukarıdaki ayetler doğrultusunda düşünülürse Hıristiyan kavramları da anlam kazanmaktadır. Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Salih, Hz. Nuh, Hz. Hud ve Hz. Muhammed (sav) Allah'a ait kullardır. Çünkü tüm peygamberler Allah'ındır. Ayetlerde Yahudilerin Hz. Üzeyir için "Allah'ın oğludur" dedikleri bildirilmektedir. Yahudiler de Hz. Üzeyir de Allah'a ait kullardır. Rabbimiz annesi ve babası olmadan, Hz. Adem'i topraktan yaratmıştır. Melekleri yaratan da alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Hz. Yahya'yı mucizevi bir şekilde var eden Allah'tır. Bunun aksini söylemek çok büyük bir yanılgı olur. Sadece Hz. İsa değil, her anne, her baba, her oğul Allah'ındır. Hıristiyanlar da ilk başlarda "Allah'ın oğlu" ifadesini bu anlamda kullanmış olabilirler. Hıristiyanlara ait bir internet sitesinde de bu yönde bir açıklama yer almaktadır:

"Hz. İsa Allah'ın oğludur" derken kesinlikle fiziksel bir oğulluktan bahsetmiyoruz. Biz sadece Hz. İsa'nın Allah'tan geldiğini söylüyoruz... "Oğul" günlük dilde de çok sık kullanılır. Çoğu dilde bu kelime fiziksel bir bağı ifade etmek için kullanılmaz. Örneğin öğrenciler için "bilginin çocukları" şeklinde bir deyim vardır. Vatandaşlar "ülkelerinin evlatları"dırlar. Mısır "Nil'in oğlu" olarak anılır. Bir Arap "çölün oğlu" olarak tarif edilir. Kuran'ın Bakara Suresi'nde de "yol oğlu" ifadesi kullanılmaktadır. Tefsirciler bu ifadenin gezgin anlamında kullanıldığını söylerler. Görüldüğü gibi "Allah'ın oğlu" kelimesi insanın anladığı anlamda bir akrabalığı ifade etmeyebilmektedir.63

Bazı Hıristiyanlar "Allah'ın oğlu" ifadesinin (Allah'ı tenzih ederiz) bir tecelli olarak kabul edilmesi gerektiğini de söylerler. Bu anlaşılır bir açıklamadır ve Rabbimiz'in Kuran ayetleriyle bildirdiği gerçeklere de uymaktadır.

Allah tüm kainatı yoktan var eden, tüm kainat üzerinde mutlak hakimiyet sahibi olandır. Göklerin ve yerin sahibidir. Allah her yerdedir. Tüm anneler ve babalar Allah'ın tecellileridirler. Tüm oğullar ve çocuklar Allah'ın tecellileridirler. Allah'ın Zatı birçok yerde ve birçok şekilde tecelli edebilir. Nitekim Kuran ayetlerinde de bunun çeşitli örnekleri bulunmaktadır. Araf Suresi'nde şu şekilde bildirilmektedir:

Musa tayin edilen sürede gelince ve Rabbi O'nunla konuşunca: "Rabbim, bana göster, Seni göreyim" dedi. (Allah:) "Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin." Rabbi dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: "Sen ne yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim" dedi. (Araf Suresi, 143)

Ayette geçen tecelli etti ifadesi "zahir olmak, belirmek, ortaya çıkmak, ifade edilmek..." gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Elmalılı Hamdi Yazır, Kuran tefsirinde bu ayeti şu şekilde açıklamaktadır:

Rabbi ona dedi ki, Beni katiyyen göremeyeceksin, velâkin dağa bak, "eğer yerinde durabilirse sen de Beni göreceksin. Bunun üzerine Rabbi, dağa tecelli edince, ki bu bir izafi tecellidir yani, Zatı'ndaki bütün azamet ve kudret-i mutlakası ile değil, azamet ve kudretinden bir lemha zuhur, emir ve iradesinden bir parçasının dağa çarpmasıyla onu hurdahaş eyledi, un ufak yapıp yerle bir etti. Hamze, Kisaî, Halef-i Âşir kırâetlerinde okunduğuna göre, "dümdüz ediverdi", yani, dağ gidip, yeri dümdüz oluverdi, hörgüçsüz bir deve gibi oluverdi... Söz konusu bu tecelli ile iki olay meydana geldi: Biri dağın parçalanıp ufalanması, diğeri de Hz. Musa'nın bayılıp yere düşmesi. Demek ki Hz. Musa, dağ dolayısıyla olan bir izafi tecelliye bile dayanamayıp bayıldı, tam ve mutlak bir Zatî tecelli olsaydı, bütün dünya ve muhtemelen bütün kâinat bir anda yok olacaktı. İşte "Sen Beni katiyyen göremeyeceksin." buyurulmasının esas hikmeti de bu idi...64

Bir diğer ayette ise şu şekilde buyurulmaktadır:

Ona, Tur'un sağ yanından seslendik ve onu (kendisiyle) gizlice söyleşmek için yakınlaştırdık. (Meryem Suresi, 52)

Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi: "Ey Musa." (Taha Suresi,11)

Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki vadinin sağ yanında olan bir ağaçtan: "Ey Musa, Alemlerin Rabbi olan Allah Benim;" diye seslenildi. (Kasas Suresi, 30)


... Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O'dur.”
(Yusuf Suresi, 100)

Ayetlerde de bildirildiği gibi Allah dilediği yerde, dilediği şekilde tecelli edebilir. Ve tüm varlıklar da Allah'ın tecellileridirler. İnsanlar Rabbimiz'in Hz. Musa'ya da bildirdiği gibi, Allah'ın Zatı'nı göremezler. Ama tecellileri ile muhatap olurlar. Örneğin ayetlerde Rabbimiz'in ağaçta tecelli ettiği bildirilmektedir. Bu hiç umulmadık, hiç beklenmedik bir durumdur. Aynı şekilde Hz. Musa'nın asasında tecelli eden de Allah'tır. Allah Zatı olarak tecelli etmez, ancak dilediği varlıkta dilediği şekilde tecelli edebilir. Allah'ın varlığı her yeri kuşatmıştır. Bu gerçeği Rabbimiz bir ayette şöyle bildirir:

Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katı'nda şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

İncil açıklamalarında da görüldüğü gibi, Hz. İsa konuştuğu tüm insanları sadece Allah'a iman etmeye davet ediyordu. Müşriklerin tüm sorularını çok güzel örnekler ve açıklamalarla cevaplıyordu. Bu açıdan bakıldığında, "Allah'ın oğlu" ifadesinin, o dönem halkta yaygın olan putperest üslup karşısında kullanılmış özel bir açıklama olması da mümkündür. Kişilere herşeyin sahibinin, tüm insanların tek dost ve velisinin Allah olduğunu anlatmak isteyen bir iman sahibi, "Ben babamın değil, Allah'ın oğluyum" şeklinde bir ifade kullanmış olabilir. Bu ifade, karşıdaki kişinin inkarcı üslubunu, putlarına değer verip medet uman yaklaşımını ortadan kaldırmak için kullanılmış olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

"Allah'ın Kelimesi" Kavramının Manası

Hz. İsa'ya ilahlık atfeden inancın temelsiz dayanaklarından biri de, Yuhanna İncili'nin hemen girişinde yer alan "söz" (logos) açıklamasıdır. Bu pasajda, Hz. İsa'nın Allah'ın Sözü olduğu ve Allah ile birlikte sonsuzdan beri var olduğu ileri sürülür (Allah'ı tenzih ederiz):

Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı'ydı. Başlangıçta O, Tanrı'yla birlikteydi. Herşey O'nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O'nsuz olmadı. Yaşam O'ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar ve karanlık onu alt edememiştir. (Yuhanna, 1/1-5)

Bu pasajın devamında ise "Söz, insan olup aramızda yaşadı. Biz de onun yüceliğini, Baba'dan gelen, lütuf ve gerçekle dolu olan biricik oğulun yüceliğini gördük" denir. (Yuhanna, 1/14) Kısacası Hz. İsa'nın "Allah'ın Sözü" olduğu belirtilmekte, buradan hareketle de ona sözde ilahlık atfedilmektedir. (Allah'ı tehzih ederiz.)

Oysa Yuhanna'daki bu anlatım, bir gerçeğin yanlış yorumlanmasına dayanmaktadır. Kuran'da şöyle bildirilir:

Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda taşkınlık etmeyin, Allah'a karşı gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi ve kelimesidir. Onu ('OL' kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir ve O'ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve elçisine inanınız; "üçtür" demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek ilahtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 171)

Yuhanna'daki yanılgı, "Söz Tanrı'ydı" ifadesindedir. Allah'ın Sözü ile Allah'ın Zatı'nı birbirine eşit gibi gösteren bu ifade çok büyük bir yanılgıdır. Yüce Rabbimiz'i bu gibi ifadelerden tenzih ederiz.

Sorun, "söz" (logos) kavramının yorumundadır. Ve bu kavram Hıristiyanlıktan asırlar önce Yunan felsefeciler tarafından geliştirilmiştir. MÖ 6. yüzyılda yaşayan Heraklitus, evrende insan aklı gibi etkin bir zihin bulunduğunu savunarak, bunu "logos" olarak tanımlamıştır. MÖ 4 ve 3. yüzyıllarda yaşayan Stoacılar ise, logos'u "Tanrı, doğa ve evrenin ruhu" gibi anlamlarda kullanmışlardır.65

Yunanca yazılan ve Yunan bir kitleye hitap ettiği açık olan Yuhanna İncili'nin logos kavramı ile başlaması ve bu kavramın Yunan felsefesindeki manasıyla tanımlanması ise, elbette bir rastlantı değildir. Britannica'da "Yuhanna İncili'nin yazarı, Helenistik (Yunan kültürüne dayalı) dünyadaki okuyucular tarafından kolayca tanınacak bu kavramı kullanarak, Mesih'in kurtarıcı karakterini vurgulamak istemiştir" denmektedir.58 Bir başka deyişle Yuhanna İncili'nin yazarı, "Hz. İsa Allah'ın Kelimesi'dir" gerçeğini eski Yunan felsefesiyle karıştırarak yanlış bir anlam oluşturmuştur.

Müteşabih ifadelerin ve mecazi anlatımların yanlış yorumlanması

İncil üzerine araştırmalar yapan kişilerin, üzerinde önemle durdukları konulardan biri de, İncil'de geçen ifadelerin düz anlamları ile değil, mecazi birer ifade olarak yorumlanmaları gerektiğidir. Bu açıdan bakıldığında söz konusu ifadelerin farklı anlamlar içerdikleri görülmektedir. Kuran'da da birçok müteşabih (Zahiri manası kast edilmeyen ve teşbih ve temsil yoluyla hakikatlerin beyanında kullanılan ifade) açıklama bulunmaktadır. Nitekim birçok Hıristiyan araştırmacı bu yorumları yaparken Kuran ayetlerinde geçen ifadeler ile İncil'de yer alan bazı ifadeler arasında ilişki kurmaya çalışmaktadır. Carlos Madrigal, Üç Tanrı mı Tek Tanrı mı? Tevhit'te Teslis isimli kitabında şu yorumlarda bulunur:

Tanrı Kendini tanımlarken insanoğlunun kolay anlayacağı sembolik ifadeler kullanır. Buna "insan benzeyişi" (antropomorfik) terimler denir. Kutsal Kitap'ta da Kuran'da da Tanrı'dan söz etmek için yüz, eller vb fiziksel sıfatlar kullanılıyor. "Ona benzer birşey yoktur" (Şura Suresi, 11) ifadesi bir gerçeği dile getirir. Ama bunu, Tanrı'nın Kendisi'nin, O'nu anlamamız için kullandığı benzetmelerle karıştırmamamız gerek. Kuran'da da Allah'ın eli, Allah'ın avucu, Allah'ın yüzü, Allah'ın gözleri gibi ifadelere rastlanır... Bu ifadeleri bir mecaz olarak anlamakta kimse zorluk çekmez. Peki Baba veya oğul ifadelerini mecaz olarak kabul etmeyecek miyiz? Tanrı'ya atfedilen insana özgü terimler bize gerçek bir tasvir değil, fakat yalnızca imalar ve telkinler vermektedir. Bu yüzden bunlar tasvir edici benzetmeler değil, çağrıştırıcıdırlar. Kimsenin Tanrı'yı, fiziksel bir anlam vererek birşeye benzetmeye hakkı yoktur. (Bu putperestlik olurdu)... Ama buna karşın O kendini, uygun gördüğü her simgeye benzetebilir. Tanrı herşeyi sevgiyle yarattı. O herşeyin kaynağıdır. Herşeyin O'nun sevgisiyle var edildiğini dile getirmek için "baba" çok güzel bir tanımdır.66

Bu yorum İncil'de kullanılan mecazi ifadelerin anlaşılması için önemlidir. Rabbimiz Kuran için, "...Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik." (Nahl Suresi, 89) şeklinde buyurmaktadır. Enam Suresi'nde ise, "... Biz Kitap'ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır." (Enam Suresi, 38) şeklinde bildirilmiştir. Kuran'da herşey en mükemmel, en hikmetli ve en özlü şekilde açıklanmıştır. Rabbimiz bazı ayetlerde bizlere çeşitli müteşabih ve mecazi anlatımlarla da yol gösterir. Ayetlerde şu şekilde buyurulmaktadır:

"Allah'ın eli"

Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur... (Fetih Suresi, 10)

... De ki: "Şüphesiz 'lütuf ve ihsan (fazl)' Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir." (Al-i İmran Suresi, 73)

Yahudiler: "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder... (Maide Suresi, 64)

Öyle ki, Kitap Ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) Allah'ın fazlından hiçbir şeye 'güç yetirip-sahip olmadıklarını' ve fazlın muhakkak Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediğine verdiğini bilip-öğrensin. Allah, büyük fazl (üstün lütuf ve ihsan) sahibidir. (Hadid Suresi, 29)

"Allah'ın avucu"

Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (Zümer Suresi, 67)

"Allah'ın yüzü"

Ve Allah ile beraber başka bir İlah'a tapma. O'ndan başka İlah yoktur. O'nun yüzünden başka herşey helak olucudur. Hüküm O'nundur ve siz O'na döndürüleceksiniz. (Kasas Suresi, 88)

(Yer) Üzerindeki herşey yok olucudur; Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü baki kalacaktır. (Rahman Suresi, 26-27)

Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir. (Bakara Suresi, 115)

Enfal Suresi'nde ise şu şekilde buyurulmaktadır:

Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü'minleri Kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 17)

Bu ayetle, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz'in, tüm eylemleri, tüm fiilleri meydana getiren tek güç olduğu belirtilmiştir. Allah dilemedikçe insanın hiçbir şeye güç yetirmesi, hiçbir harekette bulunması, ağzını açıp konuşabilmesi mümkün değildir. İnsanların tüm yaptıkları, tüm söyledikleri ve tüm düşündükleri Allah'a aittir. Hiçbir insan kendisini yaratan Rabbimiz'den bağımsız olarak bir güç ve iradeye sahip olamaz. Allah İnsan Suresi'nde "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz..." (İnsan Suresi, 30) şeklinde buyurmaktadır.

Yukarıdaki ayetlerde geçen ifadelerin her biri insanlara Allah'ın sonsuz güç ve kudretini en güzel örneklerle haber veren ayetlerdir. Müteşabih ifadeler içeren bu ayetlerde derin düşünen insanlara çok güzel ve hikmetli öğütler bulunmaktadır.

Hz. İsa'nın çok üstün bir kul olduğunu, Allah'a yakınlığını vurgulamak amacı ile kullanılmış olabilir

Havariler ve ilk Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın Allah'a olan bağlılığına, samimiyetine, derin imanına, sabrına, cesaretine, Allah'ın vahyini uygulamadaki kararlılığına, Allah'ın lütfuyla gerçekleştirdiği mucizelere ve üstün ahlakına şahit olmuşlardır. Hz. İsa'nın doğumundan Allah Katı'na alınışına kadar hayatının her aşaması çok büyük mucizelerle doludur. Hz. Meryem'in hamile kalışı ve Hz. İsa'nın doğumu, bebekken konuşup tebliğ yapması, hastaları iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi, Allah Katı'na alınışı onun ne kadar olağanüstü bir konuma sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İncil'de çok detaylı olarak yer alan bu gibi bilgiler Kuran ayetleriyle de tarif edilmekte, Rabbimiz; Hz. İsa'nın, annesi Hz. Meryem'in ve İmran ailesinin seçkin kimseler olduğunu vurgulamaktadır.


De ki: "O'nun dışında (ilah olarak) öne sürdüklerinizi çağırın, onlar sizden ne zararı uzaklaştırabilirler, ne de (onu yararınıza) dönüştürebilirler.
(İsra Suresi, 56)

İlk Hıristiyanların Hz. İsa'dan bahsederken kullandıkları coşkulu üslup pek çok Hıristiyan ilahiyatçı tarafından dile getirilmiştir. Yeni Ahit uzmanlarından John Marsh, Jesus in his Lifetime (Hz. İsa'nın Hayatı) adlı eserinde, "Hz. İsa'nın ilk takipçilerinin 'Allah'ın oğlu' sıfatını, onun Allah tarafından çok özel bir görev için seçildiğini ve bu nedenle de Allah ile çok özel bir bağı olduğunu anlatmak için kullandıklarını"67 vurgular. E. P. Sanders ise Hz. İsa'nın "Allah'ın oğullarının oluşturduğu bir milletin içinde, özel bir görev için seçilmiş olan bir Allah oğlu" olduğunu belirtir.68

Paul Knitter, No Other Name (Başka Adı Yok) adlı eserinde bu üsluptan şu şekilde bahseder:

Yeni Ahit yazarları Hz. İsa'dan bahsederken analitik felsefecilerin değil, coşkun inançlıların, bilim adamlarının değil, sevgi dolu kişilerin dilini kullanırlar. Krister Stendahl'ın ısrarla üzerinde durduğu nokta, bunun "dinsel dil" -yani "sevgi dili, şefkat dili" olduğudur. Hıristiyanlar Hz. İsa'yı "tek" olarak tarif ederken metafiziksel bir ilkeyi kastetmiyor, Hz. İsa ile kişisel bir ilişki kurmaya ve ona bağlılıklarını detaylandırmaya çalışıyorlardı. Hıristiyan tanımları, anlaşıldığı ve kullanıldığı şekilde ancak kilisenin sevgi lisanıdır. Kalbin ve beynin dilleri muhakkak birbirine zıt değildir, fakat her ikisi de farklıdırlar. Ve bu farklılıklara saygı gösterilmelidir.

Aynı zamanda Hz. İsa'nın "Allah'ın oğlu" hatta tek oğlu (Yuhanna 1: 14) olduğunu ifade eden birçok metin de farklı anlam ifade edecektir. Onların esas niyeti... Hz. İsa'yı duyanların onu otorite sahibi biri olarak ciddiye almalarını sağlamaktı. Bu metinlerdeki ifadeler... Hz. İsa'nın da Allah'ın güvenilir vahyi olduğunu ifade etmek içindi. Yunanca Uios tou Theou (Allah'ın oğlu) tercüme edildiğinde İngilizcedeki "the" sözcüğü üzerinde ısrarcı davranmayız. "The" orijinal Yunanca'da yoktur ve dolayısıyla ifade aynı zamanda "Allah'ın bir oğlu" olarak tercüme edilebilir. "Allah'ın edindiği tek çocuk" ifadesinin nitelendiricisi, İbrani kullanımına göre "ilk doğan" ya da sevgili olarak tercüme edilebilir. Buralarda Allah'ın aracısı olarak ayrıcalıklılık değil, güvenilirliğin kastedildiği anlaşılabilir.69

Üçleme inancını savunmadaki bu ısrarın arkasında, Hz. İsa'ya atfedilen sözde üstün konuma gölge düşürme endişesi olması muhtemeldir. Oysa üçleme inancı olmadan da Hz. İsa'nın ne kadar üstün ve hayırlı bir insan olduğu vurgulanabilir. Nitekim Kuran ayetlerinde Hz. İsa'nın mucizevi yönleri, Allah Katı'na alınışı detaylı olarak tarif edilir, onun ve ailesinin alemlere üstün kılındığı bildirilir. Hz. İsa Kuran'da "seçkin, onurlu ve saygın" olarak zikredilir.

Hani melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır." (A-li İmran Suresi, 45)

Hıristiyanlığın daha çabuk yayılmasını sağlamak amacıyla kullanılmış olabilir

Hz. İsa din ahlakını yaymaya başladığı ortamda çok büyük zorluklarla karşı karşıyaydı. Yahudi toplumunun içinde dini farklı şekillerde yorumlayan Saddukiler, Ferisiler, Zelotlar, Esseniler gibi birçok mezhep bulunmaktaydı ve bunlar, özellikle ilk üçü, farklı yanılgılar içindeydiler. Hz. Musa'nın getirdiği hak dinden uzaklaşılmış, batıl gelenekler ve çeşitli çarpık inanışlar türetilmişti. Bunlara ek olarak putperest Helen kültürü de insanlar arasında yaygınlaşmıştı. Bu kültürün etkisi altındaki bazı Yahudiler ise sahip oldukları tevhid inancından taviz vererek bazı putperest inançları benimsemeye başlamışlardı.

Hz. İsa tüm bu hurafeleri arkasında bırakarak, İsrailoğullarını saf ve samimi bir imana davet etti. Yerleşik düzenlerini korumaktan yana olan tüm din adamları Hz. İsa'nın tebliğ ettiği hak dinden şiddetle rahatsız oldular. Çünkü Hz. İsa insanlara Allah korkusunu, Allah'ı sevmeyi öğütlüyor, dine sonradan eklenen batıl kuralları ve bağnaz uygulamaları terk etmelerini söylüyordu.

Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınışının ardından da bu mübarek insanın talebeleri, onun mesajının yayılması için tüm imkanlarını kullandılar. Köy köy, kasaba kasaba gezen Hıristiyanlar her türlü zorluğa, yokluğa karşı çok üstün bir sabır gösteriyor ve insanlara Allah'ın varlığını ve Hz. İsa'nın Allah'ın elçisi olduğunu anlatıyorlardı. Nitekim Hıristiyanlık kısa zamanda çok büyük bir coğrafyaya yayıldı. Putperest Roma İmparatorluğu'nun tüm baskı ve işkencelerine karşın insanlar akın akın Hz. İsa'nın getirdiği hak dine giriyorlardı. Ancak bu yeni dine girenlerin bir kısmı, yerleşik pagan inançlarından tam kurtulamıyorlardı. İşte batıl "Allah'ın oğlu" kavramı bu ortamda ortaya çıktı ya da ilk anlamından farklı bir anlam kazandı.

E. P. Sanders, The Historical Figure of Jesus (Hz. İsa'nın Tarihi Portresi) isimli eserinde ilk Hıristiyanların Hz. İsa'nın tebliğini yayma yöntemlerini şu şekilde yorumlar:

Başkalarını ikna etmeye çalışırken, havariler bazen Hz. İsa'nın söylediği ve yaptığı şeyler ile ilgili hikayeler anlatmış olabilirler. İlk yıllarda bu materyaller büyük olasılıkla yazılmamıştı, ancak sözlü olarak iletilmişti. Havariler, Hz. İsa'nın hayatındaki olayları kullanırken, o zaman önemli olan noktaları örneklerle açıklamak istemişlerdi... Yeni taraftarlar kazanmanın yanı sıra havariler hem birbirlerine hem de gittikçe artan sayıdaki din değiştiren yeni taraftarlarına Hz. İsa'nın hayatında geçen olayları hatırlayarak öğretmişlerdir. Bazen Hz. İsa'yı kabul etmeyen Yahudi öğretmenler ile tartışmışlardır. Bu tartışmalar da Hz. İsa ile ilgili materyalin kullanıldığı üçüncü bir içeriği sağlamıştır.70

Hz. İsa'nın yaşadığı dönemde olduğu gibi Hz. İsa'nın ardından da Hıristiyanlığa karşı tepki gösteren birçok kişi ve grup olmuştur. Hz. İsa'nın Allah Katı'na alınmasının ardından havarilerin çabalarıyla Hıristiyanlığın büyük bir hızla yayılması onlarda büyük bir tepki oluşturmuş, bu nedenle de çeşitli asılsız iddialarda ve Hıristiyanlığın yükselişinin önünü kesmek için türlü girişimlerde bulunulmuş olabilir. Paul Knitter, kitabında ilk Hıristiyanların hangi koşullar altında yaşadıkları üzerinde durur. Knitter, onların "hayatta kalmak" ve "topluluklarını devam ettirebilmek" için farklı bir üslup geliştirdiklerini vurgular:

Geleneksel Kilise anlayışının ortaya çıktığı tarihsel bağlamla ilgili dikkate alınması gereken bir diğer nokta da Hıristiyanların hem geniş Yahudi toplumu hem de tehditkar Roma İmparatorluğu bünyesinde azınlık durumunda olmalarıydı. Kültürel ve dini çoğulculuk günümüzdekinden çok daha farklı bir şekilde anlaşılıyordu. O dönemde Hıristiyanlar iki büyük tehlikeyle karşı karşıyaydılar; ya çoğunluğu oluşturan toplumlar tarafından yok edilecekler ya da dinsel gelenekleri onlarınkiyle karışıp farklı bir yapıya bürünecekti. Hıristiyanların kendilerini bu tehlikelere karşı korumak için çok açık bir kimlik belirlemeleri ve tamamen inançlarına bağlanmaları gerekiyordu. Bunu da inançlarıyla, özellikle de Hz. İsa üzerinde yoğunlaşan inançlarıyla yaptılar. Bu doktrinel ifadeler, "Hayatta kalma ifadeleri" olarak tanımlanabilir ve topluluğun devamlılığını sağlayabilmek için geliştirilmiştir. İlk Hıristiyanlar Hz. İsa'yı mutlak terimlerle tanımlayarak, onu tek ve yegane kurtarıcı olarak ilan ederek tüm rakiplerinden ve muhaliflerinden farklı bir kimlik kazandılar. Bu dilin ortaya çıkardığı güçlü bağlılık, zulümlere ve alay edenlere karşı onlara büyük bir güç vermişti... Bu dil metafizik bir anlamdan ziyade ahlaki bir dildi. Hz. İsa'nın tüm çağlar için geçerli olan kimliğini tanımlamaktan ziyade, toplum içindeki kimliği tanımlama amacını taşıyordu.71

Mevcut siyasi ve kültürel ortamın etkisi

Üçleme inancının oluşumuyla ilgili çalışmalarda, üzerinde durulan bir diğer konu o dönemin siyasi ve kültürel ortamdır. Daha önce de vurguladığımız gibi Hz. İsa döneminde toplum hem Yahudi hem de Yunan kültürünün etkisi altındaydı. Akdeniz tümüyle Roma İmparatorluğu'nun egemenliği altındaydı. Roma büyük askeri fetihlerle topraklarını genişletmiş, Akdeniz'i bir iç göl haline getirmişti. İmparatorluk askeri alanda olduğu kadar kültürel alanda da en güçlü dönemlerinden birini yaşıyordu. Eski Yunan medeniyetinin kültürel mirasını devralmış ve onu yeni eklemelerle ilerletmişti. Helenizm adı verilen bu akım, din dahil olmak üzere hayatın bütün alanlarına hakimdi. Romalılar kendilerini diğer toplumların çok üzerinde görüyor ve kendi hayat şekillerini işgal ettikleri topraklar üzerinde de yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı.


De ki: "Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin İlahınızın tek bir İlah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın."
(Kehf Suresi, 110)

Roma'nın dini, Akdeniz çevresinde yaşayan tüm toplumlarda olduğu gibi, çok tanrılıydı. Yunan mitolojisinin hayali tanrıları, farklı isimler altında, Roma mitolojisinde de kullanılmaktaydı. En büyükleri Jüpiter olarak adlandırılan ve heykellerle sembolize edilen birçok puta tapınılıyordu. Bazı Roma İmparatorları ise kendilerini de bu sahte ilahlar arasına dahil eden kanunlar çıkarmışlardı. Öte yandan Yunan dini ve bu inanışa ait sahte ilahlar da yaygındı: Zeus, Hermes, Venüs gibi Yunan putlarının heykelleri büyük kentlerin meydanlarında yer alıyordu. Tapılan putlar bunlarla sınırlı değildi. Her şehirde, her mahallede hatta her evde büyüklü küçüklü farklı putlar, onlara ait heykeller, resimler, özel tapınma ve adak bölümleri yer alıyordu. Romalı yöneticiler bu çok tanrılı dinleri, kendi hakimiyetlerini yaygınlaştırma konusunda bir araç olarak kullanıyorlardı. Roma, hakimiyetini tehdit etmediği sürece kimsenin dinine karışmıyor, bilakis bu sapkın inançları teşvik ediyor, her tarafa tapınaklar, sunaklar, heykeller inşa ederek putperest inanışları körüklüyordu. Onlar için din, sözde kitlelere sadakati telkin etmenin ve onları denetlemenin bir yoluydu, soyut ve bu dünyayla doğrudan ilgisi olmayan bir alana aitti.

Romalılar başka bir kültürle karşılaştıklarında, o toplumda kendi sahte ilahlarının benzerlerini arar ve böylece üstünlük sağlayacak bir bağlantı kurmaya çalışırlardı. Bu yüzden özellikle IV. Antiyokus Epifanes zamanında, bir ve tek olarak Allah'a iman eden Yahudilere, Zeus adlı baş tanrılarını sapkınca benimsetmeye çalışmışlar, ancak bu durum aralarında büyük mücadelelere yol açmıştır. Dindar Yahudiler, kutsal toprakları manevi olarak kirleten bu Roma putlarına karşı sert tepkiler göstermişler ve Romalıların putperest inançlarını yaygınlaştırma çalışmalarına şiddetle direnmişlerdir. Ancak yine de Yunan kültürünün etkisi Yahudi toplumu üzerinde çok derin olmuştur.

Hz. İsa da Helen kültürünün etkisi altındaki bu Yahudi toplumuna tebliğ yapmıştı. Havariler ve ilk Hıristiyanlar aynı toplum içinde büyümüş ve Helen kültürü ile hayatlarının her anında içiçe olmuşlardı. E. P. Sanders, "Jesus in Historical Context" (Tarihi Bağlamda Hz. İsa) başlıklı makalesinde, Helen kültürünün Hz. İsa'nın yaşadığı Celile bölgesi üzerindeki etkilerini inceler. Makalesinde birçok farklı akademisyenin görüşlerine de yer veren Sanders şu yorumda bulunur:

Mevcut yorumlara göre, Celile kentleşmiş, kozmopolit ve refah içinde bir yerdi. Burton Mack'in görüşüne göre Celile aslında Helenistik kültürün bir simgesiydi... Celile halkı komşu bir kasabaya gittiklerinde Yunan oyunlarını ve felsefecilerini izleyip dinleyebiliyorlardı. Tatillerde Suriye'deki büyük şehirlere gidiyor ve Yunan kültürü ile içiçe olabiliyorlardı. Roma da bu etkileşimde çok büyük bir rol oynuyordu. Celile'de çok sayıda Romalı asker bulunuyordu. Yöneticiler, resmi görevliler vardı... Sadece tiyatrolar değil, Sepphoris'te Augustus ve Roma'ya adanmış bir pagan tapınak bulunuyordu. Çiftçiler pagan törenlerinde kurban edilmek üzere hayvanlar yetiştiriyorlardı.72


Herodes tarafından yeni baştan yaptırılıp genişletilen Tapınak, İncil metinlerinde Hz.İsa'nın tebliğ yaptığı yerlerden biri olarak zikredilir. Hz. İsa'nın yerine ona benzeyen bir başka kişinin çarmıha gerildiği yerin de yine bu tapınak olduğu kabul edilmektedir.

Yunan kültürü mitolojik bir kültürdü. Konuşmalarda, kullanılan tabirlerde mecazi ifadelere, mitolojik anlatımlara sıkça rastlanmaktaydı. Mitoloji ile gerçek hayat adeta birbirine karışmış gibiydi. İşte Hz. İsa için kullanılan "Allah'ın oğlu" terimini inceleyen Kitab-ı Mukaddes uzmanları da Yunan kültürünün bu terimin yerleşmesindeki etkisine dikkat çekerler. Yunan mitolojisi, sözde tanrıları insanlarla arkadaşlık eden, sonunda da birlikte yeni nesiller üreten varlıklar olarak tasvir ediyordu. Örneğin Büyük İskender, Zeus'un oğlu olarak kabul edilirdi. Sanders, Yunan geleneğinin o dönemde İmparatorluk topraklarında oldukça yaygın olduğunu belirtir ve bu nedenle Hz. İsa için "Allah'ın oğlu" ifadesinin (Allah'ı tenzih ederiz) kullanımının bu etki ile daha da yaygınlaştığını ifade eder.73 Nitekim araştırmacılar tarafından, eski Yunan'daki Zeus-Hera-Apollo üçlüsü ile üçleme inancı arasında birçok paralellikler ortaya konmaktadır. "Üçleme" inancı putperest (pagan) toplumlarda oldukça yaygındı. Özellikle de Yunan kültürü, çok sayıda sözde "baba tanrı" ve "oğul tanrı" içeriyordu. Platon, bu üçlemeyi formüle etmiş ve sözde tanrılarının "logos" (söz) diye bir oğlu ve "sophos" (bilgelik) diye bir kızı olduğunu savunmuştu. Platon'a göre sözde tanrı, logos ve sophos, bir "üçleme" oluşturuyorlardı. Hıristiyanlık, üçleme inancını ve bugün sahip olduğu daha pek çok inanç ve uygulamayı, söz konusu Yunan kültüründen ya da diğer putperest kültürlerden aldı. Bu nedenle de giderek Hz. İsa'nın getirdiği saf dinden ayrıldı, Hz. Musa Şeriatı'nın temeli olan "Tek Tanrı" inancından uzaklaştı.


Putperest Yunan kültürünün, özellikle de Platon'un, üçleme inancının oluşmasında çok büyük bir etkisi olduğu kabul edilmektedir. Raphael'in, Atina Okulu isimli tablosunda Platon ve Aristotle görülmektedir. (1509-1510), Vatikan.

From Jesus to Christ, The Origins of the New Testament, Images of Jesus (İsa'dan Mesih'e, Yeni Ahit'in Kökenleri, İsa'nın Suretleri) kitabının yazarı Paula Fredriksen, İncillerin ve İncillerin yazıldığı toplumların Yunan olduklarını vurguladıktan sonra şu yorumu yapar:

Hıristiyanlık Helen dünyası içinde var olmuştu... İncillerde kullanılan dil de yazan kişilerin kendi alışkın oldukları dil üzerine kurulmuştu. Bu dil pagan geleneklerini, Helen inanışlarını yansıtıyordu. Bu nedenle de Hz. İsa için "Tanrı", "Kurtarıcı", "Tanrı'nın Oğlu" ve "logos" gibi tanımlar kullanıyorlardı. Kullanılan "Davud'un Oğlu", "İnsanoğlu", "Tanrı'nın Krallığı", ve "Mesih" gibi tanımlar ise İncil yazarları için çok tanıdık değildi. Bu ifadeler İncilleri kaleme alan kişiler tarafından, Hz. İsa'nın yaşadığı Filistin topraklarındaki mevcut kültürden alınmıştı.74

Dr. Paul R. Eddy de "Was Early Christianity Corrupted by Hellenism?" (Erken Hıristiyanlık Helenizm tarafından bozuldu mu?) başlıklı makalesinde şu yorumlarda bulunmuştur:

Babil'e kadar uzanan eski dünya boyunca, üçlü gruplamalarla putperest tanrılara tapmak yaygın idi. Bu etki, Hz. İsa'dan önceki ve sonraki yüzyıllarda Mısır'da, Yunanistan'da ve Roma'da da fazlasıyla görülüyordu. Havarilerin ölümünden sonra, bu tip putperest inançlar Hıristiyanlığı istila etmeye başladı... Plato, üçlemeyi şu anki şeklinde öğretmemiş olsa da, onun felsefeleri bu doktrin için birer ön hazırlık niteliğindeydi.75


Colosseum, önünde Traianus Sütunu, arkada Konstantin Takı.
Giovanni Paolo Pannini, Roma Kapriçyosu.

Oscar Cullmann da The Christology of the New Testament (Yeni Ahit'in Hz. İsa teolojisi) adlı önemli çalışmasında, "Allah'ın oğlu" ifadesinin İncil döneminde Doğu'da ve Helen kültüründe ne şekilde kullanıldığını detaylı olarak inceler. Özellikle de Mısır'da, Babil'de ve Asurlular'da kralların kutsal kimseler olarak görüldüklerini ve "Allah'ın oğlu" olarak isimlendirildiklerini belirtir. Yunan dinlerinde ise kutsal güçleri olduğuna inanılan her insan için "Allah'ın oğlu" ifadesinin kullanıldığına dikkat çeker.76 Hz. İsa'nın gösterdiği mucizeler ise onun halk tarafından bu şekilde tanımlanması için yeterli gözükmektedir. Varner, Hz. İsa'nın tebliğiyle muhatap olan Gentilelerin (Kitab-ı Mukaddes'te Yahudi olmayanlar için kullanılan bir tabirdir. Hz. İsa dönemindeki Romalılar için kullanılır) bakış açılarının bu fikirler çerçevesinde şekillendiğini söyler ve şöyle devam eder: (Alıntıdaki ifadelerden Allah'ı tenzih ederiz.)

Onların Allah'ın oğlu fikirleri çok tanrılı düşünce üzerinde kurulmuştu. Bu nedenle de bu görüşlerini Hz. İsa ve havarilerinin Tek Tanrı'lı inanışlarına dönüştürmeleri oldukça zordu. Doğu ve Helen düşüncelerinin hakim olduğu, dolayısıyla kralların ve diğer kutsal kişilerin Allah'ın oğlu olarak isimlendirildiği bu bölgede Hz. İsa da Allah'ın oğlu olarak ilan edildi.77

Pagan inançlarındaki insanları sözde ilahlaştırma eğilimi

Roma İmparatorluğu'nun sınırları içinde yaşayan putperest toplumların dinlerindeki temel özelliklerden bir tanesi, sözde insan-tanrı kavramıydı. Zeus, Hermes, Venüs, Jüpiter gibi hayali Roma ve Yunan tanrıları, insanlar şeklinde tasvir edilirler, bu tanrıların heykelleri tapınakların merkezinde ya da büyük şehirlerin meydanlarında yer alırdı. Putperestler hayali tanrılarını "elle tutulur, gözle görülür" varlıklar olarak düşünüyor, söz konusu tanrıların birer insan şekline girerek kendilerine görünmesini de doğal bir olay olarak kabul ediyorlardı.

Paganlardaki bu insan-tanrı kavramı o kadar yoruma açıktı ki, kendisini "keramet" sahibi gibi gösteren ve dini konularda vaaz eden insanlar kolaylıkla bu konuma sahip olabiliyordu. Yeni Ahit'in Elçilerin İşleri kitabında bu konuda ilginç birkaç örnek aktarılır. Buna göre Pavlus ve Barnaba bugünkü Konya yakınlarındaki Listra kentinde hasta bir adamı tedavi etmişler, buna şaşan halk da onları sözde tanrı sanmıştır:

Pavlus'un ne yaptığını gören halk Likavonya dilinde, "tanrılar insan kılığına girip yanımıza inmiş!" diye haykırdı. Barnaba'ya Zeus, konuşmada öncülük eden Pavlus'a da Hermes adını taktılar. Kentin hemen dışında bulunan Zeus tapınağının kahini kent kapılarına boğalar ve çelenkler getirdi, halkla birlikte elçilere kurban sunmak istedi. (Elçilerin İşleri, 14/11-13)

Benzer bir olay Malta'da da yaşanmış, Pavlus'la konuşan paganlar, onun zehirli sandıkları bir yılan tarafından sokulup da ölmediğini görünce, yine insan-tanrı fikrine varmışlardır:

Halk, Pavlus'un bedeninin şişmesini ya da birdenbire ölü olarak yere yıkılmasını bekliyordu. Ama uzun süre bekleyip de ona bir şey olmadığını görünce fikirlerini değiştirdiler. "Bu bir ilahtır!" dediler. (Elçilerin İşleri, 28/6)

İşte Hz. İsa'nın takipçileri bu anlayıştakı insanlara hitap ediyorlardı. Bu insanlara, mucizeler gösteren, hastaları iyileştiren, ölüleri dirilten bir Mesih'ten bahsediyorlardı. Bu insanlar da, Allah'ın üstün mucizelerle lütufta bulunduğu bu kutlu elçisini, Zeus ya da Hermes gibi bir ilah olarak görüyorlardı. (Allah'ı tenzih ederiz.)

Nitekim Allah Kuran'da, üçlemeyi savunanların "Mesih Allah'ın oğludur" şeklindeki ifadelerini bildirirken, "bundan önceki inkar edenlerin sözlerini taklit ettiklerini" haber verir. (Tevbe Suresi, 30) Yani Hıristiyanlar bu kavramı, kendilerinden önce bu kavrama sahip olan birtakım inkarcı toplumlardan devralmışlardır.

ileri >>>

45. Thedore Zahn, The Articles of Apostles' Creed, 1899, s. 33-37
46. Duncan Heaster, Jesus Christ and the Trinity, What Does the Bible Say? The Transcript of A Debate, 1988, http://www.carelinks.net/books/dh/dbb/1-1.htm
47. Mahmut Aydın, İsa Tanrı mı İnsan mı?, Dinler Arası Diyalog Bağlamında İsa-Mesih'in Konumu Sorunu, İz Yayıncılık, s.118, John Hick, The Rainbow of Faiths, s. 95-99
48. Maurice Casey, From Jewish Prophet to Gentile God, The Origins and Development of New Testament Christology, s. 47
49. John Hick, The Metaphor of God Incarnate, Christology in a Pluralistic Age, Westminster/John Knox Press, 1993, Önsöz
50. John Hick, The Metaphor of God Incarnate, Christology in a Pluralistic Age, s. 2
51. John Hick, The Metaphor of God Incarnate, Christology in a Pluralistic Age, s. 27
52. "Son of God". The Catholic Encyclopedia, copyright © 1913 by the Encyclopedia Press, Inc. Electronic version copyright © 1996 by New Advent, Inc. http://www.newadvent.org/cathen/14142b.htm
53. Mahmut Aydın, İsa Tanrı mı İnsan mı?, Dinler Arası Diyalog Bağlamında İsa-Mesih'in Konumu Sorunu, s. 123. John Hick, Jesus and the World Religions, s. 175
54. Mahmut Aydın, İsa Tanrı mı İnsan mı?, Dinler Arası Diyalog Bağlamında İsa-Mesih'in Konumu Sorunu, s. 123. John Hick, Jesus and the World Religions, s. 176
55. Maurice Casey, From Jewish Prophet to Gentile God, The Origins and Development of New Testament Christology, s. 46
56. Maurice Casey, From Jewish Prophet to Gentile God, The Origins and Development of New Testament Christology, s. 52
57. Mahmut Aydın, Yahudi Bir Peygamberden Gentile Tanrıya: İsa'nın Tanrısallaştırılma Süreci, İslamiyat III (2000), sayı 4, s. 68
58. E. P. Sanders, The Historical Figure of Jesus, s. 243
59. E. P. Sanders, The Historical Figure of Jesus, s. 244-245
60. William C. Varner, "Jesus the Son of God", http://www.foigm.org/IMG/sonofgod.htm
61. Anthony Buzzard, "Who is Jesus? Do the creeds tell us the truth about him?" http://www.mindspring.com/~anthonybuzzard/jesus.htm
62. İslamiyat Dergisi, 15 Ağustos, 2003, Abdullah Şahin'in John Hick ile söyleşisi, http://www.islamiyatdergisi.com/b0704.asp
63. Archpriest Zachariah Butrus, "God is one in the Holy Trinity", http://www.the-good-way.com/eng/article/a06.htm#3.2
64. Kuran-ı Kerim Tefsiri, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, http://www.kuranikerim.com/telmalili/araf.htm
65. Encyclopedia Britannica, Ultimate Reference Suite DVD 2004, "Logos"
66. Carlos Madrigal, Üç Tanrı mı Tek Tanrı mı? Tevhit'te Teslis, Bütün Dünya Kitaplığı, 2002, s. 29-31
67. John Marsh, Jesus in his Lifetime, Sidgwick and Jackson Published, s. 44-46
68. E. P. Sanders, The Historical Figure of Jesus, s. 245
69. Paul F. Knitter, No Other Name? A Critical Survey of Christian Attitudes Toward the World Religions, American Society of Missiology Series, No. 7, Orbis Books, New York, 2003, s. 185
70. E. P. Sanders, The Historical Figure of Jesus, s. 58
71. Paul F. Knitter, No Other Name? A Critical Survey of Christian Attitudes Toward the World Religions, s. 184
72. E. P. Sanders, Jesus in Historical Context, http://theologytoday.ptsem.edu/oct1993/v50-3-article8.htm
73. E. P. Sanders, The Historical Figure of Jesus, s. 161
74. Paula Fredriksen, From Jesus to Christ, The Origins of the New Testament, Images of Jesus, s. 18
75. Dr. Paul R. Eddy, Was Early Christianity Corrupted by ‘Hellenism'?, http://www.xmark.com/focus/Pages/hellenism.html
76. William C. Varner, "Jesus the Son of God", http://www.foigm.org/IMG/sonofgod.htm
77. William C. Varner, "Jesus the Son of God", http://www.foigm.org/IMG/sonofgod.htm